Yemen’de Suudi Arabistan öncülüğündeki ablukaya karşı düzenlenen kitlesel protestolar ve bölgesel askeri hareketlilik, Kızıldeniz ve etrafındaki dengeleri yeniden şekillendiriyor. Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan hedeflerine yönelik saldırılarını artırması ve Kızıldeniz üzerinden gerçekleşen tanker trafiğini engelleme girişimleri, yalnızca bölgesel gerilimi tırmandırmakla kalmayıp küresel ekonomik dengeleri ve enerji hatlarını da tehdit eder bir boyuta ulaştı.

Aralarında İngiltere ve Fransa’nın da bulunduğu çok sayıda ülke sürece müdahil olma yollarını araştırırken, Türkiye de bu süreçte Suudi Arabistan’a destek verilmesi ve deniz trafiğinin kontrol altına alınması amacıyla aktif rol üstlenen ülkeler arasında yerini aldı.

Mekke İttifakı ve Kolektif Savunma Taahhüdü

Türkiye’nin bu süreçte aktif olarak yer almasının ve somut destek verme niyetinde olmasının arkasında kritik diplomatik ve askeri dinamikler yatıyor. Bunların başında, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerinin 7 Ağustos’ta imzaladıkları Mekke Ortak Savunma Anlaşması gelmektedir. Bu anlaşmayla üç ülke “Mekke İttifakı”nı kurduklarını kamuoyuna duyurmuştu.

Anlaşmada yer alan şu ifadeler, ittifakın hukuki ve askeri çerçevesini net bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Anlaşma, her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır.”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu maddenin NATO’nun 5. maddesinden farkı olmadığını ve üç ülkeye birbirlerinin toprak bütünlüğü ile egemenliğine dönük saldırılarda net bir sorumluluk yüklediğini vurguladı. Fidan ayrıca, kollektif caydırıcılığı amaçlayan bu savunma girişiminin son 5-6 yıldır Türkiye tarafından gündeme getirildiğini ve ana fikrin Ankara’ya ait olduğunu belirtti. Ankara’nın temel hedeflerinden biri de Mekke İttifakı’nın görünürlüğünü artırarak “kâğıttan kaplan” eleştirilerini boşa çıkarmaktır.

Ankara’nın Askeri ve Diplomatik Temasları

Kızıldeniz ve Körfez hattındaki gelişmeler karşısında diploması trafiği de hız kazandı. New York’ta 24 Eylül’de yapılan Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanları toplantısı ile 25 Eylül’deki Genelkurmay Başkanları zirvesi, Mekke İttifakı’nın sahadaki ortak tutumunu belirlemek adına kritik aşamalar oldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Newsweek dergisine verdiği röportajda verilecek karşılığın kapsamına dair şu açıklamada bulundu:

“Burada verilecek karşılığın mahiyeti, saldırıya uğrayan ülkenin çağrısı ve ihtiyaçları temelinde belirlenebilir. Bu ihtiyaç istihbarat, lojistik veya mühimmat desteği olabilir; tehdidin boyutuna göre daha ileri askeri destek de gündeme gelebilir.”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın özellikle teknik konularda ve hava savunma/istihbarat alanlarında olabilecek askeri gereksinimlerini karşılayabileceğini ifade etti.

Deniz Ticareti ve Enerji Güvenliği

Türkiye’nin Kızıldeniz’deki varlığını ve ilgisini belirleyen en önemli etkenlerden biri de küresel ticaret ve enerji nakil hatlarının güvenliğidir. Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı’nda yaşanan engellemeler, başta enerji ithalatçısı Türkiye olmak üzere tüm dünyadaki ekonomik dengeleri tehdit etmektedir.

Bakan Fidan, Kızıldeniz ticaret havzasının doğrudan Türkiye’nin çıkarlarını etkilediğini şu sözlerle dile getirdi:

“Bizim buna askeri ilgi göstermemiz, yani uluslararası camia orada toplanmışken, ‘Burada nasıl bir tedbir alacağız?’ diye durmuşken gayet normaldir.”

Türkiye’nin Kızıldeniz İttifakı ve seyrüsefer güvenliğine yönelik bu tutumu, ABD ve gelişmiş ülkelerin yaklaşımıyla da tutarlılık göstermekte ve Ankara’nın bölgesel ağırlığını pekiştirmektedir.

Suudi Arabistan ile Derinleşen İlişkiler

2018 yılında gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesiyle gerilen Ankara-Riyad ilişkileri, 2022’deki liderler düzeyindeki temaslarla normalleşme sürecine girmişti. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden Suudi Arabistan ile son yıllarda gelişen siyasi ve ekonomik iş birliği, Türkiye’nin bu krizde Riyad’ın yanında yer almasının bir diğer güçlü zeminini oluşturmaktadır.

Sonuç

Türkiye; hem Mekke İttifakı’ndan doğan müttefiklik sorumlulukları hem de Kızıldeniz ve Babülmendep hattındaki seyrüsefer ve enerji güvenliğini koruma gayesi doğrultusunda Husi krizinde aktif, caydırıcı ve diplomasi odaklı bir strateji izlemektedir.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir