Fransa bugünlerde yine sokak hareketleriyle sarsılıyor. Ancak televizyon ekranlarına düşen gaz bombalarının, barikatların ve sloganların arkasında, sıradan bir “toplumsal tepkiden” çok daha derin bir sosyo-ekonomik çatışma yatıyor.

Batı’daki sokak hareketlerini Türkiye’den izleyen ve her eylemi “ortak bir halk devrimi” romantizmiyle okumaya çalışan yüzeysel analistlerin kaçırdığı çok temel bir gerçek var: Fransa’da sokakta olan iki farklı kitle, aslında birbirinin tam zıddı dünya görüşleri ve talepler için eylem yapıyor.

Taşranın İsyanı: “Devlet Gölge Etmesin, Kazancımıza Dokunmasın”

Traktörleriyle Paris hatlarını kilitleyen Fransız çiftçisi, üretimin ve sağ siyasetin tam merkezinde yer alıyor.

Çiftçinin derdi net: Yem, mazot ve gübre maliyetleri altında ezilmek; AB’nin katı Yeşil Mutabakat kurallarıyla boğuşmak ve Güney Amerika (Mercosur) ile yapılacak anlaşmalarla ucuz ithal ürünlerin altında kalmak. Çiftçi devlete “Beni vergiyle ezme, sosyal politikalarını benim sırtımdan finanse etme, ürünümün hakkını ver ve ucuza ithal getirerek pazarıma darbe vurma” diyor. Bu, üretimi ve alın terini korumak isteyen muhafazakâr-sağcı bir çığlıktır.

Kentin İsyanı: “Devlet Bize Baksın, Vergileri Artırsın”

Diğer tarafta ise sol-liberal blok, kentli öğrenciler ve göçmen grupların başını çektiği eylemler var.

Bu kitlenin talebi ise çiftçininkinin tam aksine çalışıyor. Yüksek yaşam maliyeti ve gıda fiyatlarından şikayet eden bu kesim, üretimin maliyet boyutunu sorgulamak yerine devlete “Vergileri artır, sosyal yardımları çoğalt, gıdayı ve barınmayı bize sübvanse et” çağrısı yapıyor. Çiftçinin üzerindeki vergi yükünü ve piyasa baskısını artıran anlayış, tam da bu kitleyi memnun etmek için uygulanan sosyal politikalardır. Bir tarafın çözümü, diğer tarafın yıkımı demektir.

Merkezin Çaresizliği ve Sağın Çıkışı

Tüm bu tablo karşısında Elysee Sarayı tam anlamıyla kilitlenmiş durumda.

Emmanuel Macron yönetimi, bir yandan AB’nin küreselleşmeci politikalarını ve iklim hedeflerini dayatmaya çalışırken, diğer yandan sokağı sakinleştiremiyor. Sol adaylar somut ekonomik gerçeklikler yerine soyut bir “ahlak sinyallemesi” (moral signaling) ile durumu geçiştirmeye çalışırken, kriz karşısında en somut ve mantıklı adımları söylemsel olarak sağ kanat atıyor.

Marine Le Pen ve ekibi, yerli üreticiyi koruma, milli tarımı ayağa kaldırma ve Fransız çiftçisini uluslararası anlaşmalara kurban etmeme vaadiyle taşranın en güçlü sesi haline gelmiş durumda. Sağ popülizm, merkezin ve solun üretime yabancılaşmasından doğan boşluğu başarıyla dolduruyor.

Türkiye’deki Ezbere Ayrı Bir Parantez

Bizim Türkiye solunun ve ekranlardaki yüzeysel analistlerin “sokaktaki her hareketlenme potansiyel bir devrim ittifakıdır, bütün eylemler birleşsin” sığlığı, Fransa’daki sahayı anlamaktan tamamen uzaktır. Sağcı çiftçi üretimi, alın terini ve cebini korumak için “devlet üzerimdeki yükü hafifletsin” derken; solcu ve göçmen kitle devlete “çiftçiden daha çok vergi al, bana bak” demektedir. Birinin çözümü diğerinin felaketiyken, taban tabana zıt bu iki kitleyi “ortak devrim” romantizminde birleştirebileceğini sanmak, sosyolojiden ve ekonomi-politikten bihaber olmaktır.

Sonuç: Ezberlerin Ötesindeki Gerçeklik

Fransa’da sağcı çiftçi ile solcu göçmen/öğrenci grubunun “ortak bir eylemde birleştiğini” sanmak, tamamen romantik bir yanılsamadan ibarettir. İki kitlenin dünya görüşü de, ekonomik beklentisi de birbiriyle taban tabana zıttır.

Fransa’daki bu kriz bize gösteriyor ki; üretenle tüketen, taşrayla kent, sağın reel-politiği ile solun söylem siyaseti arasındaki makas açıldıkça sosyal devlet modeli kendi içinde tıkanmaya mahkûmdur.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir